Pazar, Şubat 7

şubat'ın getirdikleri

Ahmet Arif 'in kendileriyle ilgili yazdığı şiirle sunulmuş bir haber okuyacağım ve tekel işçilerine dair duyduğum iki yüzlü üzüntüyle tanışacağım. İkiyüzlü diyorum çünkü unutacağım olanları, yalan değil.

Bir film daha izleyecek, hipnozlu şarkılardan ilk beş listesi yapacağım: Banshee Beat, Ela Ela Leose, Set the Controls of the Sun, That Joke Isn't Funny Anymore. Sonuncuyu yine saklayacağım. Kaygılarımın geçeceği zamanlara, sevmelere saklayacağım. Biri olacak ya aklımda, çıkıp gelir diyeceğim, şimdiki zamanda sorun çıkarmayan biri, fantezinin ve hipnozlu şarkıların herhangi bir yerinde gizli biri: Esrikliği övecek, parayı puldan sayacak, rakı içeceğim. Acıyı düşüneceğim. Çıkmaza girdiğim yerde acı çekiyor olmanın erdemlere giden bir yol olduğunu da düşüneceğim.

Düşünmesine düşüneceğim ama genizim anasonluyken sövmeyi ihmal etmeyeceğim.
Ciğerlerimi dinleyen doktorun, ciğerlerim hakkında söylediklerini dikkate alıp sigarayı bırakacak tekrar başlayacağım. (İki yüzlülük diyorduk)

Tutunduğum o cümlelerin haklılıklarının ne denli kırılgan olduğunu, biraz evvel bahsettiğim fanteziyi beslemekten gayri pek işe yaramadıklarını yine fark eder gibi olacağım.

Yakışıklılık. Söylenenlerin -söylenmeyenlerin dahi- yakışıklı, incelikli, hesaplı olmasını desteklemek yine benim sigaralarıma benzeyecek. Desteklemeyi bırakamayacak, tekrar edeceğim kısacası. Adı geçmişken 'tekrar etmeye' dair şunu hatırlayacağım: Öğrenciyken hazırladığım ve hiç uygulamadığım ders çalışma programlarını. Genel tekrarla başlıyordu her gün. Öğrenmeye 'Bugün ne öğrendim?' sorusunu cevaplamakla başlayacaktık güya. Bunun zamane karikatürlerine malzeme olabileceğini tahayyül edip, tespit mizahından yine sıkılacak ve tespit yapmayı ucuzlaştıracağım. Ama eve giren mizah dergilerini okumaktan geri durmayacağım.

Asıl kendim ucuzlaşacağım. Atlamış olacağım. Bir çok kısmı kaçırmış olacağım. Yabancı ülkelerdeki üniversitelere, içindeki ademoğlunun yaptıklarına, bildiklerine, bildikleriyle kazandıklarına imreneceğim. Erdemin de türlü türlü olduğu yine kabul edilecek. Onların yanında olamamak yine dert olacak. Sanırım ciğerlerim de bunları hatırladıkça göz göz olacak.

Çarşamba perşembeyi söylese de, bunları Ocak belli etmedi. Etmedi ya, ciğerlerimi ocağın ustura gibi soğuk havasıyla doldururken bilmiyordum bunları. Evet anlatageldiğimiz bu yer nefes alıyor olmaya dair. Bundan mütevellit ciğerlerimden sık sık söz açıldı. Sizlere de beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.

Unutamadık olanları, olsun.

Haydi Ece'ye de tutunalım:

"Şiirimiz karadır abiler, kendi kendine çalan bir davul zurna."

Perşembe, Ocak 7

eleanor rigby

evet

yazılı ve sözlü anlaşmalara yer olmayan yerde

-evet ortada bir şey yok-
büyümek ne yana düşüyor?
yetişkin olmak?
çocuklaşmamak?

sanırım şair olamamak en beteri,

yorgunluk icat edildiğinden beri yorgunum.

Cuma, Aralık 25

yarına kalmasın

Bıraksalar bir bir anlatıcaktı neler olduğunu,

Tahmin etmezdi,

Aslında tahmin etmişti, hatta aklına gelenleri üç kadeh kırmızı şaraptan sonra, şimdilerde görüşmediği Zeynebe bahsederken ne kadar güveniyordu kendisine,

Domuz gribinden ölmeyiz değil mi demişti veya soba zehirlenmesinden,

Kendisine yaraştıramadığı ölümlerin içine Zeynebi de çekmişti, bayağı bir ölüm değildi istediği,

besbelli hiç unutulmasın istiyordu ölünce.

Kader.

Kim bilebilir nasıl öleceğini?

O akşam iş yerinden herzamanki saatte çıktı,

Meydanda İzmir köfteyle cacık yedi,

Sinemaya gitti, iyiydi sanki film,

Paşaeli köprüsünün ayağında indi dolmuştan,

Üst geçidi kullandı, yürüdü,

Evine yirmi adım mesafedeki bakkaldan sigarasını aldı,

Eve giriyordu,

Açtı apartman kapısını, adımını attı ışık yandı otomatikten,

Adımını kaldırdı, durdu, geri aldı,

Çünkü içeride bir adam

İçeride tekinsiz bir adam,

İçerinde tabancalı bir adam.

Durdu.

Durdu.

Adamı mı tanımaya çalışsaydı?

Düşüncesi dağıldı yine,

Film sandı, güleceği çıktı,

Anlamadı düpedüz,

İnsanların suratları apayrı. Her birinin anlamadıklarının da apayrı olduğu bilmek ne hayata bağlıyor bizi ne hayattan soğutuyor. Sadece Zeynebin yapabileceği şeyler bunlar, ama

Hiç bir şey anlamadığını bayrak gibi sallıyordu suratı,

Anlamak derken?

Aklından çiçek isimleri henüz geçmemişti,

Saat geç oluyordu,

Kulaklarımızla duyduk:

*

Baammmm,

kulakları acıyordu ki,

midesi kasıldı, büsbütün hissetti midesini,

O ılıklık, ipince-sıcak bi sızıya dönüştü bir yerlerinde,

Karıncalar bindi üzerine, sade ellerinde iki bin üç bin tane,

Bi an üşüdü,

Gömleğine baktı,

Canım gömlek paralanmıştı, çirkindi orası,

Elleri de kıpkırmızı artık.

Yutkundu,

yutkunmak değildi bu, vücudunu sınıyordu ,

Oluyor muydu,

Nasıldı iyi miydi? Değildi.

İşte o an,

O öyküdeki, adamın söylediği cümle de geçti aklından,

Çiçekleri isimleriyle tanımayan demişti, öykü filan yazamaz, yazmasın,

Kestirip atmıştı, hakkıydı.

Adamla kıyasladığı öyküleri nasıl da solmuştu, tanımıyordu çünkü çiçekleri,

Kararlıydı ama öğrenecekti,

Ukte edinmişti,

Kendi çiçeksiz öykülerine şans tanımıyordu,

Öğrense merhem diye sürecekti sağına soluna tohumları,

Öğrenemedi gitti, öykülerini toptan eksik bıraktı.

Nergisler, papatyalar, aslan ağızları, akşam sefaları, sümbüller, laleler uçuyordu fikrinde.

*

Küçüktü, valdehanımın oturması bitmişti. Kucaklamıştı bunu, halasının kızı da susmuştu artık, kapanışı “olacak o kadar” diyerek yapınca annesi,

Levent kırca bitivermişti kafasında, şarkıyı söyleyip durmuştu karısıyla yol boyu,

Buyur yine aynı, sirenden ama bu sefer sesler, zıngır zıngır: “Aç gözünü seyret, tekrarı yok bunun,”

Daha fazla tutunamadı aklındakilere,

Yığıldı kaldı,

Kulakları acımıyordu,

Zeyneb’e görünse bu halde, beğendirebilir miydi ona ölümünü,

Bilmiyordu,

Birden burnunu hissetti, dışarıya kesik kesik akan nefesini fark etti,

Güleceği ağlıyacağına karıştı,

Öldü.