Pazar, Şubat 7
şubat'ın getirdikleri
Perşembe, Ocak 7
evet
yazılı ve sözlü anlaşmalara yer olmayan yerde
Cuma, Aralık 25
yarına kalmasın
Bıraksalar bir bir anlatıcaktı neler olduğunu,
Tahmin etmezdi,
Aslında tahmin etmişti, hatta aklına gelenleri üç kadeh kırmızı şaraptan sonra, şimdilerde görüşmediği Zeynebe bahsederken ne kadar güveniyordu kendisine,
Domuz gribinden ölmeyiz değil mi demişti veya soba zehirlenmesinden,
Kendisine yaraştıramadığı ölümlerin içine Zeynebi de çekmişti, bayağı bir ölüm değildi istediği,
besbelli hiç unutulmasın istiyordu ölünce.
Kader.
Kim bilebilir nasıl öleceğini?
O akşam iş yerinden herzamanki saatte çıktı,
Meydanda İzmir köfteyle cacık yedi,
Sinemaya gitti, iyiydi sanki film,
Paşaeli köprüsünün ayağında indi dolmuştan,
Üst geçidi kullandı, yürüdü,
Evine yirmi adım mesafedeki bakkaldan sigarasını aldı,
Eve giriyordu,
Açtı apartman kapısını, adımını attı ışık yandı otomatikten,
Adımını kaldırdı, durdu, geri aldı,
Çünkü içeride bir adam
İçeride tekinsiz bir adam,
İçerinde tabancalı bir adam.
Durdu.
Durdu.
Adamı mı tanımaya çalışsaydı?
Düşüncesi dağıldı yine,
Film sandı, güleceği çıktı,
Anlamadı düpedüz,
İnsanların suratları apayrı. Her birinin anlamadıklarının da apayrı olduğu bilmek ne hayata bağlıyor bizi ne hayattan soğutuyor. Sadece Zeynebin yapabileceği şeyler bunlar, ama
Hiç bir şey anlamadığını bayrak gibi sallıyordu suratı,
Anlamak derken?
Aklından çiçek isimleri henüz geçmemişti,
Saat geç oluyordu,
Kulaklarımızla duyduk:
*
Baammmm,
kulakları acıyordu ki,
midesi kasıldı, büsbütün hissetti midesini,
O ılıklık, ipince-sıcak bi sızıya dönüştü bir yerlerinde,
Karıncalar bindi üzerine, sade ellerinde iki bin üç bin tane,
Bi an üşüdü,
Gömleğine baktı,
Canım gömlek paralanmıştı, çirkindi orası,
Elleri de kıpkırmızı artık.
Yutkundu,
yutkunmak değildi bu, vücudunu sınıyordu ,
Oluyor muydu,
Nasıldı iyi miydi? Değildi.
İşte o an,
O öyküdeki, adamın söylediği cümle de geçti aklından,
Çiçekleri isimleriyle tanımayan demişti, öykü filan yazamaz, yazmasın,
Kestirip atmıştı, hakkıydı.
Adamla kıyasladığı öyküleri nasıl da solmuştu, tanımıyordu çünkü çiçekleri,
Kararlıydı ama öğrenecekti,
Ukte edinmişti,
Kendi çiçeksiz öykülerine şans tanımıyordu,
Öğrense merhem diye sürecekti sağına soluna tohumları,
Öğrenemedi gitti, öykülerini toptan eksik bıraktı.
Nergisler, papatyalar, aslan ağızları, akşam sefaları, sümbüller, laleler uçuyordu fikrinde.
*
Küçüktü, valdehanımın oturması bitmişti. Kucaklamıştı bunu, halasının kızı da susmuştu artık, kapanışı “olacak o kadar” diyerek yapınca annesi,
Levent kırca bitivermişti kafasında, şarkıyı söyleyip durmuştu karısıyla yol boyu,
Buyur yine aynı, sirenden ama bu sefer sesler, zıngır zıngır: “Aç gözünü seyret, tekrarı yok bunun,”
Daha fazla tutunamadı aklındakilere,
Yığıldı kaldı,
Kulakları acımıyordu,
Zeyneb’e görünse bu halde, beğendirebilir miydi ona ölümünü,
Bilmiyordu,
Birden burnunu hissetti, dışarıya kesik kesik akan nefesini fark etti,
Güleceği ağlıyacağına karıştı,
Öldü.
